Haziran 10, 2011

Koca memeli kızın varlığını hissettiği ilk dakikadan beri vardı karıncalar. Yüzlerce yuva dolusu, oradan oraya koşuşturan, yazın ilk kırıntılarıyla evi kaplayan; koltuklarda, kitaplarda, yemeklerde eş olan, anaç karıncalar... Hem seviliyor hem bezdiriyorlardı; kışın özleniyor, yazın küfrettiriyorlardı. Varlıkları da yoklukları da aynı göz yaşına neden işkenceci karıncalar... Yaşamının koca memeleri kadar büyük bir kısmını iç içe geçirdiği karıncalar, zincirlerine baktıkça delirmesine neden oluyordu kızın. Fırtınalarla gevşeyen zincirler açan ilk güneşle sıkılıyordu karıncalarca. Tabii nihayetinde koca memeli kızın da değişim zamanı gelmişti ve şuursuz karıncalardan uzak bir yere göç etmesi icap etti. Yeni bir sığınak, sonsuz sevgi yatağında beraber yatacağı sevgili, şefkatli ve akıllı hamam böcekleri... Karıncaları arada bir görmek çok güzeldi, sevdiği hamamcıklarla da her şey gayet iyiydi. Ama yaz, insanı terini içmeye zorlayan yaz hiçbir zaman değişmez, her zaman insafsız ve götübokludur. Karıncalar yuvalarından çıkar ve koca memelerden beyne akarlar. Daha da kötüsü yeni yatak da kötü kokmaya başlar ve ağır gelen artık bencilleşen hamam böcekleridir; insanı vajinasından soğutan.

Mayıs 14, 2011

Cumartesi günleri değildir hüznü barındıran, belki Pazar olabilirdi ama cumartesi kesinlikle değil. Uyanmak çok zor gelir; boşluğa, yalnızlığa, kırgınlığa. Öpücüklerle uyandırılmak kafi gelmez, okşanmak da yetmez. Kırgınlık, bükülünce düzeltmesi zor metal, kaşık, çatal, tepsi. Aynaya bakıp ağlamak samimi değil midir? Biraz oyuncu karaktere bağlı, biraz da suratın kırmızılığına. İnsanlar mutsuzken iştahtan kesilir, ben yerim. Çok yerim. Git gide hacmim büyüyor, hacmim büyüdükçe mutsuz olur da daha çok yersem ne olur? Kusabilirim. Ben pek kusmam. Boşalmanın daha güzel yolları var, boğaz ağrısı dayanılmaz. Kırgınlık geçmek bilmeyen iltihap gibi, geçer ama ilaçlardan nefret ettirir. Şarkılar tuhaf, sözleri önemsiz bazı bazı. Büzük kalplere, beyinlere, penislere eşlik eden ezgidir, davuldur, tü tü tup ta tü tü diyen kızdır, sözler işe yaramazlar içindir. İnsanların çoğu işe yaramaz zaten. Kırgınlık kızgın boşalma gibi, tecavüz gibi, tuzu çok kaçmış pilav gibi. Bitmek bilmeyen resim, 35x50 tuvale. Ve kıskançlık. Göbek deliğinden gıdıklanmak çişliyken ve göte giren cop, tabii sebebi beyaz vermiş taşaklara sahipse. Tü tü tüttü tü tü tü.

Kasım 28, 2010

saçma aralıklarla ve nedensiz yere hep aynı boşlukta buluyorum kendimi, aynı tatsız damlalar geliyor ağzıma ve aynı yokoluşçu düşüncülerle var olmak zorunda kalıyorum, izin ver gideyim.

Ocak 28, 2010

önemli olanın farkına şimdi vardım sanırım, o ise bundan yaklaşık yetmiş yıl önce fark etmişti bunu, en geç.  istediğini elde ettikten sonra hayattan tek beklentisi onu idare edene kadar götürmesiydi, boş viteste, hiç benzin yakmadan. yarattıkları onun ilerisinde şimdi, bunu yetmiş yıl önce gördüğüneyse kalıbımı basarım. ardından ağlayan gençlere o günden seslendi belki de, gözlerim şu an görmeme mani olsa da en azından anladım bayım.
bence başka bir şey değildi arzun, sen merak etme, neslini karakterlerinle iyi yetiştirdin, sen onları onlar bizi. ve artık yarım bıraktığım şeylere devam etmeliyim, keşke bugün böyle bir mahcubiyetim olmasaydı, olsun varsın . doksan bir sene yirmi altı günlük yaşamının sana manevi anlamda yetmiş olabilmesi dileğiyle,
sevgi ve sefaletle.

bunun bir nutuğa cevap şeklinde gelişmemesini isterdim, yapamadım sanırım.
hava cadı karı memesi kadar soğuk ve ben nedense kendimi düşecekmiş gibi hissediyorum.

Ocak 06, 2010



salyangozunu besleyebilirim değil mi?

Aralık 21, 2009

I

...

Öyleyse DADA bisikletli polisin ve gizli ahlakın görevini üstleniyor.
Herkes (bazı anlarda) kafaca ve bedence kusursuzdur. Bunu 30 kez tekrar edin.
Kendimi çok sempatik buluyorum.  
                                                                                                             Tristan Tzara

II

Bir manifesto, tek iddiası, siyasal, gökbilimsel, sanatsal, parlamenter, tanrıbilimsel ve yazınsal frenginin yolunun bulunması olan, tüm dünyayla kurulan bir iletişimdir. Uysal ve saf olabilir, her zaman haklıdır, güçlüdür, sağlamdır mantıklıdır. Mantıktan söz açılmışken; kendimi çok sempatik buluyorum.
                                                                                                             Tristan Tzara
...

III

...

Dadanın daha az önemli şeylerin tanrısallığı olduğuna ve onu fetret dininin yeni mekanizmasının diğer biçimlerinin yanına koymamız gerektiğine inanıyorum.
Yalınlık mı daha yalındır, yoksa dada mı?
Kendimi oldukça sempatik buluyorum.

IV

...

Büyük sır burada:
Düşünce ağızda oluşur.
Kendimi her zaman çok sempatik buluyorum.
Kanadalı büyük bir düşünür şöyle demiş:
Erkek düşünce ve Dişi geçmiş çok sempatiktir.

V

Çok zeki olamayacak kadar iyi arkadaşım olan bir arkadaşım bir gün bana şöyle dedi:
titreme
el falcısı insanların iyi günler
                       iyi geceler
DEMESİNİN TEK YOLUDUR ve
unutma beni çiçeğine
saçlarına
VERİLEN BİÇİME BAĞLIDIR
Yanıtladım:
HAKLISIN aptal
                prens
ÇÜNKÜ tersine
          tatar
tarafından İKNA EDİLDİM doğal olarak HAKLI OLMADIĞIMIZDAN kuşku duyuyoruz. Benim adım BAŞKASINI anlama isteği.

...

Bilinen bir gerçek var: Fransız Akademisi dışında artık Dadaist bulunmuyor. Yine de ben kendimi sempatik buluyorum.


XVI

ulur ulur ulur ulur ulur ulur ulur ulur ulur ulur
ulur ulur ulur ulur ulur ulur ulur ulur ulur ulur
ulur ulur ulur ulur ulur ulur ulur ulur ulur ulur
ulur ulur ulur ulur ulur ulur ulur ulur ulur ulur
ulur ulur ulur ulur ulur ulur ulur ulur ulur ulur
ulur ulur ulur ulur ulur ulur ulur ulur ulur ulur 
ulur ulur ulur ulur ulur ulur ulur ulur ulur ulur
ulur ulur ulur ulur ulur ulur ulur ulur ulur ulur
ulur ulur ulur ulur ulur ulur ulur ulur ulur ulur
ulur ulur ulur ulur ulur ulur ulur ulur ulur ulur
ulur ulur ulur ulur ulur ulur ulur ulur ulur ulur
ulur ulur ulur ulur ulur ulur ulur ulur ulur ulur
ulur ulur ulur ulur ulur ulur ulur ulur ulur ulur
ulur ulur ulur ulur ulur ulur ulur ulur ulur ulur
ulur ulur ulur ulur ulur ulur ulur ulur ulur ulur
ulur ulur ulur ulur ulur ulur ulur ulur ulur ulur
ulur ulur ulur ulur ulur ulur ulur ulur ulur ulur
kendini hâlâ sevimli bulan
                                                          Tristan Tzara

Aralık 09, 2009

içimdeki yazı yazma dürtüsünü karaormankrokan'ın içine düşürmedim elbette, sadece bazı şeylere vaktim yok sanırım. şu değerli zamanımı genel anlamda boş oturmalara, yemeklere, müziklere ve aklınıza gelebilecek en saat geçirici şeylere adadım. şimdi düşününce son bir ayımı nasıl geçirdiğimi bilemedim, bitirilmiş bir kitap bile yokken elimde. hayallerimdeki, iki günde bir sevdiğim adamın gömleklerini ütüleme ve her sabah elcağızımla sıkacağım portakal-greyfurt sularını ona içireceğim günlerin gerçeğine dokuz ay kalmışken, sınav sisteminin üç ayda bir beni değiştirmesi ve bundan kaynaklı artık bir üniversite bokuna yerleşemeyeceğim düşüncesi şu sıra kabızlığımla birlikte sorunlarımın en tepesinde. sanırım bu gece de hiç soru çözmeyeceğim, ve sınavla ilgili yazı yazmak yapacağım son şey olmalıydı, hele ki bu bir aydan sonra.
bunun günlük yazısı olduğunu düşünenlere beraber sıçabilmeyi teklif ederim, her zaman.

Ekim 27, 2009

artık sık sık bir şeyler düşürdüğümü sanıp ardımda kalan yola bakıyorum, uzunca. gözlerim her geçen gün daha da bozuluyor.

Ekim 20, 2009




waiting for the moon.

Ekim 16, 2009

ilerde bünyemde barındıracağımı ümit ettiğim sıfatlardan biri olan yönetmenlik hayatımda, hiçbir insanı hunharca terslemeyeceğim üzerine şu an kendi içimde bir söz veriyorum.
ne kadar iyi veya kötü olursam olayım, ne kadar mantıksız veya olumsuz eleştiri altında kalsam dahi.
ola ki yaparsam ve bu cümlelerim hatırlatılırsa hiç çekinmeden üç şişe sirke dikerim kafama ki bu bir sonun başlangıcıdır besbelli.

Ekim 15, 2009


tıpkı uçmak gibi, aya ve temelko. 

Ekim 05, 2009

Kavurucu sıcak sabahı sonrası ağaçları havada takla attıran yağmurda, ölüm neznesi hedefimiz, çıplak ayaklarımız ve ince tişörtlerimiz ile sabaha kadar şehri turlayalım;
fakat günün ilk saatleriyle aydınlanan kaldırımda, cansız kucağına bir hayli yayılarak uzanmış, göbeğine yapışan saçlarımı ve donuk bakışlarımızı gören kimse üzülmesin isterim.
Biz çok mutlu öldük. Ben biliyorum. 

Ekim 04, 2009

love is like a moonlight.

bu akşam caddeyi dans ederek geçtim, ay da bana eşlik etti. 
senkronize halimizi görüp tatlı tatlı gülen insanlara, iki üç samimi poz verip eğlendikten sonra, 
evlere dağıldık ve şimdi terasta kayısı suyumu yudumlarken,
kendisine iki gözümü de kırpıp kırpıp açıyorum.
çok hoşuna gittiğini biliyorum.

Eylül 26, 2009

sulu ve ekşi.

 “ Diğerlerinin yanımda durması benim için çok önemsiz bazen. Tek bildikleri konuşmak. İstediklerini konuşsunlar benimle alakalı, isterlerse alay etsinler bazı yönlerimle, beni istemeseler de fark etmez. Ara sıra sevgiyi hissedebiliyoruz, karşılıklı elbet, ama iki dakika sonra her şeyin tamamen aynı olduğunu fark etmem durumu çok sıradanlaştırıyor. Onlar birbirleriyle de böyleler zira, çürüyüp gidenlere hep boş konuşmak, her şeyi gülmek ve eğlenmek adına harcayıp atmak, çoğu zaman resti çekip yalnız yürümek ve ardından en başa sarmak. Ben öyle  hissetmedim hiçbir zaman.

Her neyse bak şu yan sepettekini görüyor musun, yeşil olan. Arada bir yan yana gelmemiz her şeyden çok daha güzel. Biz birbirimiz için varız, ben bunu biliyorum. Onlar da biliyor. Bir kısmı kıskanıyor biliyorum, bir kısmı mutlu oluyor bir kısmı için değer taşımıyor bu durum elbet. Ben sadece sevmekle uğraşıyorum, geri döndüğümde her şey olağan haliyle beni bekliyor nasılsa. Tek bildiğim ve tek umudum bir gün onunla aynı tabakta son bulacağım gerçeği, tüm bu geri kalan hikaye boş çekirdeklerden ibaret.”

Yeni tanıştığım bir kivi bana bunları söylerken, aslında tek düşündüğüm içinde “aşina” geçen bir şarkıydı. Şarkıyı bulamadım ve bu yazı emin olun ki dünyanın en mutlu yazısı.

Eylül 08, 2009

yalnız sorunlarını anlatan insanlar çoğu zaman gözümde aciz kimselerdir.
herkes bir an kendini saçma yollarda bulur, ama eğer ki oturup haritasını çizip insanlara dağıtıyorsa, bir gün "al şunu kıçına sok" tavrıyla karşı karşıya geldiğinde ağlamamak için uzun süre provalar yapmalı sanırım.
ama yine de insan acizliği acınılacak bir şey değil esasen.
acımak acizliktir.
bir şeyleri tanımlara sokmak daha büyük acizliktir.
aciz kelimesi iğrençtir.
iğrenç olmayan tek şey tuvalette dondurma yemektir belki de.

Eylül 05, 2009

"Attention to health is life's greatest hindrance." 
- Plato (427-347 B.C.) 

"Plato was a bore." 
- Friedrich Nietzsche (1844-1900) 

"Nietzsche was stupid and abnormal." 
- Leo Tolstoy (1828-1910) 

"I'm not going to get into the ring with Tolstoy." 
- Ernest Hemingway (1899-1961) 

"Hemingway was a jerk." 
- Harold Robbins

it's a kind of magic.

Eylül 04, 2009

hayata güzel demek çoğu zaman imkansız hale gelebilse de, biri olur ki her şeyi unutturur, kötü şeyleri birden güzel kılar. ölmeyi aklından geçirdiğinde dahi gözlerinde nemi hissedersin, korku değil, sonsuz özlemdir nedeni.

sonra aklına, çocukluğundan beri ara ara aklına takılan o şarkı gelir;

"No need to run and hide 
 it's a wonderful, wonderful life 
 No need to laugh and cry 
 it's a wonderful, wonderful life"

Eylül 02, 2009

Parallel.

Belki de televizyonda, adam akıllı bulduğu tek kanalda, her akşamki gibi oturmuş filmini izliyordu. Dünyanın en sakin gününde yine dünyanın en rahat kıyafetleri ile geniş kanepesine uzanmıştı. Küçük kedisi de ayağının ucunda ölü gibi uzanıyordu, arada bir dürtmese uzun süre sonra öldüğünü bile düşünebilirdi. Kız, yanında kolası ve soğanlı patates cipsiyle, akşam yatakta hazımsızlığın zirvelerinde bir uyku geçireceğini düşünürken aynı zamanda filme dalmış bu yüzden . çalan telefonu ancak son notasında duyabilmişti.

Telefonun ucundaki genç, kızı hiddetle zırıldayan avizeyi kaldırıp açmaya davet edercesine uzun uzun aramıştı. Merak etmemesi elde değildi ama soğukta ankesörlü telefon kulübesinde bir hayli üşümüştü, sonunda vazgeçip kendisi İstiklal’in akışına bıraktı, gecenin bu saatinde de, bir buğday çuvalından dökülürcesine, o yoğun insan kalabalığı birbirlerinin tersi yönüne amaçlı-amaçsız yürüyordu. 

Genç, tüm bu insanların İstiklal’deki evsizleri ısıtmak için böylesine kalabalık oluşturduğunu, sürekli havaya sıcak buhar üflediklerini hayal etti. Canlanan onca şey tam olarak da izlediği filmlerdeki gibiydi, renkler ve yazılar, cisimler, semboller. Kendisini çoğu zaman fazlaca kaptırıyordu rüyalara. Özellikle de caddenin tam ortasında. Kalabalık, ona göre içindeki sesleri beynine yansıtan bir araçtı bir nevi. Öyle, kendince sıradan bulduğu, insanlar gibi gözlerini kapatmaya ihtiyaç duymazdı da. Bazen bir kadının sallanan göğüslerinde bazense simitçide çalışan çocuğun boynundaki et beninde şekillenirdi aklındakiler. Sürekli kendisini içinde bulduğu konsantrasyon bozukluğundan kaynaklanan durumsa bazen olanların, gördüklerinden daha da hayal dünyasında yaşayan küçük bir çocuğun yarattıklarından ibaret olduğunu düşünmesine sebepti.

Nereye gittiğini bilmeden yürürken az kalsın kızıl saçlı, simsiyah makyajlı bir kızın, devasa botlarının ipine takılıp düşüyordu. Kızın korkunç bakışlarına içten içten gülerken ileride bir ankesörlü telefon daha gördü, şansını bir daha denemeliydi. 

Filme kısa bir süre ara veren kız, yatak odasında uyuyan çocuğun yanına kıvrıldı ve öpmek suretiyle rüyasının tam ortasında uyandırdı onu. Genç biraz afallamış bir şekilde öpücüğe karşılık verdi ve o an ereksiyona girmiş bir halde sarıldı kıza. Uzun süre öptükten sonra fısıldarcasına “ Nihayet, seni çok merak ettim, telefonu neden açmadın?” dedi. Kız şaşkın ve hiçbir şeye anlam verememiş bakışlarını çocuğun üstünde uzun süre dolandırdı, sonra filmi hiç önemsemediğini fark etti. Kendini, sabaha kadar sürecek bir mutluluk için yatağa bırakmadan önce kapıda duran kediyi de odaya alıp kapıyı kapattı ve pikaba yeni aldığı ‘beach boys’ plağını koydu.

Ağustos 31, 2009



Your breath is sweet, your eyes are like two jewels in the sky.

Ağustos 30, 2009

şu günlerde buraya güzel bir yağmur kesinlikle çok yakışırdı. buğulanan ve damlacıklarla kaplı camlardan dışarıyı seyretmeye çalışmak, amansızın kendini yağmura atıp ıslanmak, minik yağmurcukları içebilmek için ağzını açıp şekilden şekile girmek, bunlar kendini sonbahar-kış kreasyonunun bir parçası olarak görenler için milyonlarca aydır en büyük hayal. bunlar tam da aklımdan neşe ve umut ile geçerken birden turuncu bir ışık hüzmesi yükseldi ve sonrasında olaylar şöyle gelişti;

yiğit:
oy oy yağmur var salı çarşamba
büşra:
ooh, keşke burada da olsa
yiğit:
orada yağmuru mu tercih edersin beni mi


yağmur çok önemsizmiş meğer.

Ağustos 28, 2009

izlenilen, belki saçma ama güzel kurgulu, biraz abartılı ama elbette yaşamın sunduklarıyla mantığın zirvesinde yer alan film serisinin dördüncüsünü izledikten hemen sonra, tüm izleyiciler gibi, az biraz paranoyaya kapılmış genç kız, eve gidecek yolda dolmuştan iner ve sevgilisinin onu milyonlarca kez uyardığı yaya geçidi bulundurmayan caddeden karşıya geçerken bir araba tarafından az kalsın ezilme suretiyle uyarılır
tek cümlelik öykümüzün ismi; "sondan yedinci durak ve ramak."
afiyet olsun.

Ağustos 26, 2009

"I loved you like a man loves a woman he never touches,
only writes to, keeps little photographs of."

Ağustos 23, 2009

now everybody's singing,
la, la la la la la la.

a perfect day for bananafish.

Her sabah kalkar kalkmaz tuvalete gider sonra da buzdolabından aldığı bir kutu pudingi hiçbir zaman kalorisine bakmadan mideye indirirdi. Kahvaltı yaptığı pek söylenemeyen genç kız, öğle ve akşam yemeklerinde midesinin dörtte altısı bir iştahla önüne konulan besin maddelerine saldırırdı. yatmadan önce bir güzel dişlerini fırçalar ve ardından bir kutu pudingi tekrar mideye yollardı. Kız, yıllar sonra tadının sabahki kadar güzel olmadığını anladığı pudingini dişleri için kullandığı anti-bakteriyel yirmi dört saat korumalı diş macunundan önce ağzına sokmayı denedi, deney başarılıydı.

Tam beş senedir ilişki halinde bulunduğu çocukla, yatmadan önce üç saat fifa on iki oynamayı, puding yemekten daha zevkli buluyordu elbet. Tiridi gözlükleriyle chelsea-liverpool maçı oynamak onlar için ön sevişme gibi bir şeydi sanırım. Kız liverpool’u oynardı ki, evlerinin ana teması olan lacivert beyazlı chelsea sonsuza dek kazanabilsin. Her akşam, kirlendikçe değiştirmek adına üç tane aldıkları, muz desenli nevresimle bürünmüş yataklarına yattıklarında, beş senede birlikte geçirdikleri tüm zamanları bir güzel zihinlerinden geçirerek terden muzlu nevresimi yıkayana dek sevişirlerdi. Sabahları oğlan, kızı piyano sesleriyle uyandırır kız da hemen koridorda deli gibi koşup, eğer kediyi ezmeden ulaşabilirse, mutfağa giderdi ve oğlanı nutellalı kreple ödüllendirme çalışmalarına başlardı.

Yazları özellikle kutba yakın yerlere kaçmaya çalışırlardı, kız sevdiği oğlanın sıcaktan bunalmasına dayanamazdı ve her şeyi kıştan ayarlardı. Kız ve sevgilisi soğukta işlerine daha iyi konsantre olurlardı, ki işler çabucak bitsin, sarılıp sevişmeler hemen gelsin. Yıl içinde birçok ülke gezmeleri hatta ayrı kalmaları bile gerekirdi işleri gereği. Bu yüzden bir zaman sonra ayrı proje üretmeyip daima birlikte çalışmak için ellerinden gelen her şeyi yaptılar.

Zaman onlar için çok çabuk geçti zira ve saçlarında az da olsa aklar çıkmaya başladığı vakit, boyamamaya gençliklerinde söz vermişlerdi, en sonunda birikmişleri ile daha önce hiç gitmedikleri o soğuk kasabadan güzel bir ev almışlardı, çiftlik evi gibi. Kedileri öldükten sonra ilk kez büyük bir hayvana, en azından kaplumbağalarından daha büyük, sevgi beslemişlerdi, sevgili Border Collie cinsi Karenin. Bir zamanlar genç olan kız ve sevgilisi kasabada adlarından çok söz ettiriyorlardı, en azından posta kutusunda yazan adlarından, çünkü kimse onların ağzından tek bir kelime dahi duymamışlardı, ve asla duyamayacaklardı da zira. Eğer hala bilgisayar oyunları çıksaydı fifa kırk sekizin moda olacağı günlerde, hala genç sayılabilir bir sevgiliye sahip kadın ve adam, bu seneyi öyle beklendiği gibi doyasıya falan yaşamadılar.

Karın diz boyu olduğu bir gün ikisi de muz nevresimli yataklarına uzandılar. Kadının elinde bir mızıka vardı, yavaş yavaş üflüyordu, adamın da her kış taktığı o siyah beresi kafasındaydı ve komodinin üstündeki iki muz şeklinde bakır kap ise, orada durma nedenlerini gözler önüne serercesine yerini almıştı. Müziğin sesi yavaş yavaş kısıldığında, kadın elli beş, adamsa elli sekiz yaşındaydı. Pencere açıldı, ölü kadının, ölü adamın soğuğu sevdiğini Karenin’e söylemiş olduğu pek açıktı. Şimdi ölü olan kadının, ölmeden önceki son düşüncesi ise yanında yatan ölü adamla son bir kez puding yarışı yapmayı unutmuş olmasıydı, yanağındaki donmuş göz yaşını yalayan Border Collie cinsi köpek de romanlarda olduğu gibi sahiplerinden önce ölmemiş oldu, yaklaşık beş dakika daha bekledi.

Ağustos 21, 2009


We're gonna make a master-piece a pizza.
A work of art like the Mona Lisa.
It's gonna be high like the Tower of Pisa.
But to get there...You don't need a visa.

kafiyesine kurban. sevgiler olsentwins.

yumeji's theme.

Ağustos 20, 2009

belli ki yaşlılıktan  tutam tutam dökülmüş saçlarını kalın taçlarla kapamaya çalışan tatlı hanım teyzeleri görünce fark ettim de; o yaşları ben göremeyeceğim ve  biraz daha uğraşırsam seneye kel kalma potansiyelim epey yüksek zira, e bu da demek oluyor ki, benim saçlarım asla yaşlılıktan dökülmeyecek, kalın taçlara "hoşgeldin" diyemeyeceğim sanırım.

Ağustos 17, 2009

son zamanlardaki yoğun ve gürültülü gaz sancılarımı tamamen aşka bağlıyorum, bir de yediğimin onca şeyin hatırı var elbet. son altı gün ne yedim ne içtim tam hatırlayamam bilader, onları bu mideden bağırsaklara, oradan da klozete attırırken yanımdakindeydi hep aklım. resmen yanımdaydı ve bildiğin şahitlerim var, o derece. arada bir ısırıklaştık, kaşlar çatıştırdık ama hep güldük biz aslında içten içe, söyle bir altı gün kadar, yetmez ömrüm billah o ayrı. gaz sancılarımla, nutellalı krep tadındaki o çocuğu bu yazıda birleştirmek, ve böyle alengirli ve bilhassa lakayt konuşmalarım, hep gözümden ağzıma akan saf sulardandır.
ve 2 saat oldu tuvalete gidemiyorum ben çocuk, en son seninle yemek yedim, gönlüm nasıl elversin de çıkarıyım ben onları, ha?
bir de demeden geçemedim, bu sefer çok teessüf ederim sayın kamilkoç. bu sefer olmamalıydı, seferler istanbul-antalya ile sınırlandırılmalı.

Ağustos 10, 2009

beynimde yer edenleri siz tahayyül ediniz.
duydum ki çarşamba sabahına,
zat-ı muhteremin bizim küçük fakir malikanemizde
kahvaltıya gelmesini sağlayacak bir bilet.
berhudar ol  kamilkoç.

Ağustos 04, 2009

bir tavşan tanıyorum, birçok şeye tanık olmuş. 
özlemin getirdiği heyecanı hiç çekinmeden gösteren ve tekrar ayrılacakları düşüncesiyle birbirlerine deli gibi yapışan bir çifte.
yalnızlığın, gençliğin, yaşamının her kesitinden duyduğu sıkıntıyla her gün başa çıkmaya çalışan, bunun ve üç yüz elli gün sonra gülebilme hayallerinin getirdiği milyonlarca soruya kafasını yormak zorunda olan bir çocuğa.
ev partilerinden tanıdığı kız ile her gün gördüğü gencin günler boyu gelişen arkadaşlığına hatta kardeşliğine.
milyonlarca fotoğrafa, dedikoduya, horlamaya, homurtulara, şarkılara, hikayelere, patlamalara, ağlamalara, pırtlamalara.
ben bir tavşan tanıyorum, emin ol hepimizden daha dolu.

merhaba ruhi.

Ağustos 02, 2009

akşam akşam renklenmeyi çok istedim bir an.
tırnaklarımda beş farklı renk oje kalıntısı var ama heves olmasına mütevellit şu sıra sadece kalıntılar.
zira herkes bazen renkli olmayı, renkli bakıp renkli hissetmeyi sever ama bazen de en iyisi tırnak koruyucu şeffaf ojedir.

yarın bir rainbowkız olmaya da karar verdim sanırım. ne yazık bunu sevmeyecek bir sevgilim var. o burada olsa her şeye katlanırdım zira.

Temmuz 31, 2009

ben aslında insanların beni örnek alabileceği herhangi bir şeyler olsun istiyorum artık.
belki her şey bundan ve belki biraz erken ama,
ben her şey için çok geçmiş gibi hissediyorum çoğu zaman, bu erken öleceğimi hissettiğimden olabilir, genellikten sıkılmış olmamdan kaynaklanabilir.
ben bir değişip, gelişip, yemekleri de pişirip geliyorum, iki dakika.

make myself.

ben küçükken müziğin içinde yaşardım, her zaman şarkı yazıp bestelemek istedim, birileri müziğimi duyduğunda kendini farklı bir yerde hissetsin, içindeki milyonlarca duygudan birini dışarı vursun, sadece beş dakikalığına ve onu o an doyasıya yaşasın istedim. sıkılsa bile bir zaman sonra bir yerde o ilk melodileri duyunca tüyleri diken diken olsun, ilk ana geri dönsün istedim.ben hiç müziğe dair bir şeyler yapmadım, ne alet çalabildim ne söz yazabildim. denemedim bile.
ben küçükken her şeyin resmini yapardım, her şeyin, hem de güzel. her zaman daha güzelini yapmak, milyonlarca tabloya ulaşmak, günü gelince sergi açmak istedim. insanların hepsi resimlerimde kendi hayatlarında çizgiler fark etsin, hayallere dalsın istedim. hep akrilik hayranı olmama rağmen karakalem yaptım, resimlerim çerçevesiyle beraber tepsi olarak kullanıldı, sonra çerçeveleri kırıldı, resimler atıldı. ve benim sadece iki tuvalim oldu, biri nerede hiçbir fikrim yok ve biri tamamiyle yarım, dört senedir.
ben küçüklüğümü kendim fotoğraflamak istedim, fotoğralarım her yere asılsın, ve herkese sahip olduğu aynalardan çok daha farklı şeyler göstersin istedim. ama benim hiç makinem olmadı, bir polaroid anımsıyorum, fazla yarım yamalak. ben küçükken hiç fotoğraf çekemedim. çektiysem bile hafızamda yer edemedim.
benim sesim güzel değil, sadece gitarın tellerini oynatıp, mızıkaya üfleyebilmem hiçbir şeye yetmiyor.
benim bu dört senede paslanmış parmaklarımı dört ayda açabilirim, belki zamanım yok belki de üşengeçliğim buna elvermiyor.
benim artık bir dijital makineye ve bir dolu polaroid filme ihtiyacım var. tabii sınav senem ve cüzdanımdaki boşluk bunu engelliyor.
ama ben umudumu hiç yitirmedim, bir gün kendi müziğim eşliğinde resim yaparken sevgili makinem beni çekecek.
merhaba, o fotoğraftaki benim.